anasayfa biyografi filmleri dizileri fotograflar video basin iletisim










 

40 yıllık tiyatrocu Ali Sürmeli.
1959 yılında Bingöl Solhan'da doğdu.
Ama aslen Muş-Varto Omeriyan köyündendir...

Dünyanın en soylu ve en eski mesleğini yaptığını ve yapmaya da devam edeceğini söylüyor gururla. Lakin asıl tutkusu sinema, hem de çocukluğundan beri.

Bir gün istediği filmi çekmeyi umuyor. Bunun için tiyatrodan kazandığı parayı biriktirmesi, tiyatro yapabilmek için de dizi oyunculuğu yapması gerekiyor. Uzun bir yol gibi görünüyor, üstelik sonunda başarısız olup bütün parayı batırmak da var ama şikayetçi değil. Tiyatroyu da dizi oyunculuğunu da keyifle yapıyor.


Facebook Sayfası:
www.facebook.com/AliSurmeli-173216876361915/


"1959 yılında Varto'da doğduğum yazılıdır. Aslında biraz farklı.
Babam çobandı. Kafasına okuma yazmayı taktı ve dışardan bitirerek posta memuru oldu. Babamın posta memurluğu macerası bizi de peşinden sürükledi ve birçok yeri gezdik.
Babam önce Solhan ve Karlıova'ya sürgüne gitti. Arada Şerafettin dağı vardı onu aşmaları gerekiyordu.
Annem hamile ve o dağda Beritan aşiretinin çadırında beni doğurup göbeğimi de kendisi kesti.
Kısa bir süre sonra Elazığ, Palu, Doğancılar derken ben ilk ve ortaokulu bitirdim.
Daha sonra Diyarbakır ve Bursa da son buldu sürgünlüğümüz.
Ben de lise eğitimimi tamamlamış oldum."


Sinema filmleri ve dizilerde oynadı. Deli Yürek dizisiyle televizyonda tanındı.

1985'te M.S.Ü. Konservatuvarı Tiyatro bölümünden mezun oldu.
Sokak Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu ve Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı.

Karışık Pizza, Filler ve Çimen, Sınav, Eve Giden Yol 1914, Umut Adası, Beyaz Melek, Girdap, Güneşi Gördüm, Kolpaçino, Takiye ve New York'ta Beş Minare adlı sinema filmlerinde önemli rolleri üstlendi.

Ödülleri

8. Ankara Film Festivali, 1996, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Sokaktaki Adam
37. Antalya Film Festivali, 2000, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Filler ve Çimen
18.Siyad Türk Sineması Ödülleri, 1996, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Sokaktaki Adam


              





Ali Sürmeli'den BASIN AÇIKLAMASI

Bu hikâyeye Johan August Strindberg’den söz ederek başlamak istiyorum. Yani Matmazel Julie’nin büyük yazarından. 19. yüzyılın ortasında doğup 20. Yüzyılın başlarında ölen bu eşsiz yazar, çağdaşı olan okyanuslar kadar derin filozof Nietzsche’nin de arkadaşıydı. Zor ve meşakkatli bir hayat sürdü, yedi yaşındayken intihara kalkıştı, yetim ve kimsesiz büyüdü. Büyüyünce eserler yazdı, sansürlerle karşılaştı, sürgün edildi. Ama asla sanatından ve inançlarından taviz vermedi. Yerleşik değerlerle ve sermayenin güdümünde olan sanat anlayışıyla mücadele etti. Çok roman, çok hikâye, çok oyun yazdı. Bu eserlerden biri de Matmazel Julie’ydi.

Oyun; aslında hayata ve kendi yaşadıklarına dair her bir şeyin farkında olan iki kadın ile bir erkek arasında geçer. Şatonun sahibi olan kontun kızı Matmazel Julie, şatonun uşağı Jean ve hizmetçi Kristin arasında yaşanan ve toplumsal cinsiyet ile sınıf çatışmasını konu alan bu eşsiz tiyatro eseri dünyada defalarca sahnelendi. Türkiye ’de de oyun üzerine çalışmalar yapıldı. Talimhane Tiyatrosu’yla hemen hemen aynı dönemde Sahne Cihangir de bu oyunu sahneye koydu. Sahne Cihangir’in Jale Karabekir’in yorumuyla sahnelediği oyunla Talimhane Tiyatrosu’nun yorumunu karşılaştırdığımız zaman arasında uçurumlar kadar fark olduğunu görüyoruz.

Çünkü Jale Karabekir, oyunun kaynağına yani Strindberg’e uzanarak yorumlamış eseri. Talimhane Tiyatrosu ise İngiliz yazar Patrick Marber’in yorumunu sahnelemeyi seçmiş. Tiyatro yönetmeninin Marber’in yorumuna ne kadar sadık kaldığını bilmiyorum ama bu haliyle Strindberg’in eserinin kapitalizmin vahşi çağlarındaki gibi talan edildiğini, ömrü boyunca inandığı değerleri uğruna mücadele eden bu adama haksızlık edildiğini gördüm. Çok üzüldüm. Sanatla pornografinin birbirine karıştırıldığına, sırf gişe yapmak uğruna kadın bedeninin hoyratça sergilendiğine, etiğin ve sanatın kalbinin kırıldığına tanık oldum. Oyunu ilk seyrettiğimde bana “Nasıl buldun?” diye soran yönetmene “Edep yahu!” diye seslenmekle yetinmiştim. Olay gecesi de tepkimi dile getirmek için yanımda getirdiğim yumurtayı fırlatmak üzere yönetmeni aradım. O ortaya çıkmayınca yumurta Sultan Ertuğrul’a nasip oldu…

Oyun sırasında atmadım

Gazetelerde yazıldığı gibi yumurtayı oyun sahnelendiğinde ya da fuayede değil, oyun sonrasında toplandığımız kafede attım. Oyun sırasında yaparsam 3 bin yıllık geçmişe uzanan, benim de bir parçası olduğum tiyatronun incineceğini düşündüm.

Bazı gazetelerde 2002 yılında Sakıp Sabancı’nın hayatının anlatıldığı oyunun galasında verdiğim tepki ile şimdiki itirazımın peş peşe sıralandığını okudum. Evet doğrudur; iki olayda şekiller farklıydı ama öz aynı. Dönemin Kültür Bakanı’nın ve iş dünyasının patronlarının da yer aldığı ağır protokolün önünde sanatın sermayeleştirilmesine karşı çıkıp protesto etmiş ve bunun sonucunda Devlet Tiyatroları’ndan atılmıştım. O dönemde gazetecilere çok kırılmıştım çünkü ertesi gün, benim resmimin altına ‘Aşağılık herif’ diye manşet atmışlardı. Şimdi de sanatın şemsiyesi altında kadın bedeninin sermayeleştirilmesine karşı çıktım. Sadece bunu yaptım. Onların Strindberg gibi büyük yazarın eserlerini üç beş kuruş daha fazla kazanmak için yağmalama hukuku varsa benim de buna karşı çıkma hakkım olduğunu düşünüyorum. Haksızsam söyleyin. Protesto etmenin en çocukça olanı yani yumurta fırlatmayı seçtim. Yumurta atmak bilebildiğim en masum protesto şeklidir çünkü. Gariptir ki bu eylemimi yakışıksız, uygunsuz, kadına yönelik bir şiddet eylemi, faşizan ve dahi ilkel bulanlar arasında öğrencilerin yumurtalı protestolarını devrimci eylemler olarak gösterenler çoğunlukta.

Ne yani öğrenciler yapınca devrimci oluyor da bunca yılın devrimcisi Ali yapınca birden faşiste mi dönüşüyor?

Edeple sanat arasındaki fark

Olaydan bir sonraki gün gazetelerde, “Eski sevgilisini kıskandı ve öpüşme sahnelerinin atılmasını istedi” diye yazıldığını okuyunca, tıpkı bundan on yıl önce olduğu gibi yine çok üzüldüm. Yazık, çok yazık. Koca bir ülkenin koskocaman gazeteleri de olayın ne olduğunu araştırıp sorma gereği bile duymadan, hatta bir gazete dizi sahnelerinden birinde yer alan eli bıçaklı bir resmimi koyup altına ‘eski sevgiliye yumurta’ ibaresini kondurmuş. Bu ülkenin okumuş çocuklarından oluşan gazetecilere hiç yakışıyor mu bu Allah aşkına? Benim halimi, tavrımı, bu âlemdeki duruşumu yıllardır bilen ama buna rağmen gazetelere akıl almaz demeçler veren tiyatrocu arkadaşlarıma da bir çift sözüm olacak. Siz edeple sanat arasındaki, talancılıkla, yalancılık arasındaki farkı bilenlerdensiniz. 37 yıldır sahneden inmeyen beni tanıyanlardansınız. Bu olayı kadına yönelik bir şiddet eylemi olarak nasıl yorumlarsınız? Sahnenin kadınla erkeği eşitlemek için yüzyıllardır çaba sarf ettiğini ve bunda da bir ölçüde yol aldığını da bilenlerdensiniz. Yumurta bir kadına geldiğinde -ki asıl hedefi o değildi, o karışıklıkta yumurta adres şaşırmıştı-, bunu nasıl böyle açıklarsınız?

Evet, tam 37 yılını tiyatroda geçirmiş biriyim. O gece protesto ettiğim Talimhane Tiyatrosu’na iki yıl önce kilit vurulduğunda evimi açtım onlara, aylarca anahtarlarımı teslim ettim bu sanatçı arkadaşlara bir kuruş kira almadan. Ama nereden bilebilirdim, nasıl bilebilirdim, edep-haya nedir takmayan bir İngilize meramımı anlatamayacağımı. Ah felek!... Benimki de saflık işte; on yılımı birlikte geçirdiğim, acı tatlı zamanları paylaştığım bir sevgiliye bile anlatamamışken derdini, yedi yabancı sayılan birine nasıl anlatabilirsin ki? Bunu bilemedim işte… evet terk ettim sevgilimi ama o 25 kişinin geldiği gala gecesinde...

Son sözü “Bütün dünya bir sahne, kadın erkek hepsi birer oyuncu” diyen tiyatronun piri Shakespeare’e bırakıyorum: “Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için. Ah ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan, günaha girmeyeyim ama değil Hıristiyan, değil Müslüman, insan bile değillerdi. İnsan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını yapmışlar.

Kötü bir şey bu; acıklı bir budalalık bu yoldan tutunmaya çalışmak. Bu hallere düşmeyin, rica ederim…

 
  
Tfutbol.com | Dogalvadi.com | Bricturk.com | OkulTavsiye.com | ParfumTavsiye.com |